4.0 Devrimi ve bloklar!

Dünden bugüne devletimizi yönetenler değişse de vatan topraklarımız üzerine hayalleri olanların oyunları ve hesapları hiç değişmiyor…

Bu nedenle her dönemde yurttaş veya yönetici olarak, mutlak suretle geçmişi dikkate alıp geleceğe yön vermek gibi bir mecburiyetimiz var bizim.

Bu basit denklem için sadece tekerrür eden tarih biliminin nimetlerinden faydalanmak gerekiyor.

Peki, bu denklemi nasıl kurmak gerekiyor?

Örneğin bugüne dair bir karar üretmek için sadece 100 yıl öncesine yolculuk yapmak yeterli olacaktır. Yani sanayi devrimi sonrasında patlak veren 1. Dünya Savaşı yıllarında yaşananlar mutlak suretle günü yorumlamak için bize sağlıklı bir fikir verecektir.

***

Malum sanayi devrimi aslında 1. Dünya Savaşı’nı tetikleyen en büyük etkendi. Çünkü devrimi tamamlayan İngiltere, Fransa, Almanya ve Çarlık Rusyası, geliştirdikleri yeni teknolojilerin enerji gereksinimini karşılamak üzere çeşit çeşit hesaplar yapıyor, üretim fazlalarını satacak pazarları ele geçirmenin uğraşını veriyordu…

Örneğin; 19. yüzyılın başında donanmasında kömür kullanmayacağını, bütün savaş gemilerinde akaryakıt tercih edeceğini duyuran İngiltere ve onu izleyen Fransa, Orta Doğu’nun zengin petrol yataklarına gözünü dikiyordu.

Orta Doğu pazarına inmek isteyen Almanlar ise Osmanlı’dan kopardıkları izinle demir yolu imtiyazına ve hattın geçtiği bölgelerde maden arama hakkını elde ediyordu. Bu yarışta geri kalmak istemeyen Çarlık Rusyası ise geniş imparatorlukta 18. yüzyılın sonlarına doğru, tarım arazileriyle birlikte alınıp satılan köylüye, serbestiyet tanıyor böylelikle fabrikalardan çıkan bütün ürünlere kendi topraklarında müşteri oluşturuyordu.

***

Özetle enerji ve pazar çekişmeleri, bu ülkeleri en sonunda birbirine düşürüyordu. Nitekim bir tarafta Almanya ve Avusturya-Macaristan, diğer tarafta İngiltere, Fransa ve Rusya olmak üzere iki düşman blok oluşuyordu.

Peki, sanayi devrimini kaçıran, geleneksel üretimde ısrar eden ve Batı için iyi bir pazar olan Osmanlı hangi blokta yer almalıydı? O dönem Osmanlı Devleti’nin bütün politikalarına yön veren İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri bu konuda ikiye bölünse de öncü isim Enver Paşa’nın Almanya tercihi belirleyici oluyordu.

Aslında bu tercihin faturasını tek başına Enver Paşa’ya kesmek de doğru değildi. Çünkü bir mecburiyet söz konusuydu. Rus Çarı ile İngiliz Kralı’nın Reval buluşması (Haziran 1908) sonrasında Osmanlı topraklarının bölüşüleceği korkusuna kapılan İttihat ve Terakki yöneticileri, İngiliz-Fransız-Rus ittifakında yer alabilmek için var güçleriyle bastırıyordu. Ancak, Balkan Harbi’nden perişan şekilde çıkan Osmanlı’nın askeri gücü için İngilizler, “Bitmiş, tükenmiş ordu” değerlendirmesi yapıyor, Almanya-Avusturya bloku ise “donanmaları hariç, bunlar iyi bir kara gücü” yorumunu yapıyordu.

Dolayısıyla “bizi tercih edeni biz de tercih ederiz”mecburiyetiyle hareket eden İttihat ve Terakki’nin önde gelenleri, “Muhtemel toprak kayıplarının önüne geçmek, Balkanlar gibi kaybedilen coğrafyaları geri almak ve Osmanlı sınırlarını Orta Asya’ya uzatmak” hayaliyle yeni bir maceraya atılıyordu.

En sonunda Almanlar, savaş başlar başlamaz Batı Avrupa’daki Marne Cephesi’nde bozguna uğrayınca (1914) Osmanlı için blok tercihin ne kadar yanlış olduğu anlaşıldı ama dönüş artık mümkün değildi. Nitekim Osmanlı için; Limni adasının Mondros Limanı’nda demirli Agamemnon zırhlısında (şu Çanakkale’yi geçemeyen gemide) 30 Ekim 1918’de imza edilen Mondros Mütarekesi’yle biten 1. Dünya Savaşı, bırakın kaybedilenleri geri almayı, milyonlarca vatan evladını canından ediyor, koca bir devletin sonunu getiriyordu…

Sonrasında bu devleti kurmak uğruna başlattığımız Kurtuluş Savaşı’nın siyasi manifestosu olan Misak-ı Milli, yani “milli yemin”imizin dayanağını da bu Mondros Mütarekesi oluşturuyordu. 28 Ocak 1920 tarihli son Osmanlı Meclisi’nde de oy birliğiyle kabul edilen 6 maddelik Misak-ı Milli, bugün sınırlarımızın dışında kalan Musul, Kerkük, Batı Trakya ve Batum da dahil olmak üzere vatan topraklarının bölünmez bir bütün olduğunu dünyaya haykırıyordu.

***

Değerli okurlar…

Bundan yüzyıl önce su ve buhar gücünün daha verimli kullanılmasını sağlayan mekanik tezgahlar, seri üretim bantları, akaryakıt ve elektrikle çarklarının dönmesi sayesinde sanayi devrimine imza atan Batı, bugün ise Endüstri 4.0 Devrimi’ni yaşıyor.

“Nedir bu Endüstri 4.0 Devrimi?”diye soracak olursanız. 2011’de dünya ihracat şampiyonu Almanya’dan deklare edilen bu yeni sanayi devrimi, bilişim teknolojileri ile çarkları buluşturmak olarak tanımlanıyor.

İşin özü; yeni nesil yazılım ve donanım ile (siber fiziksel sistemlerle) desteklenen internet tabanlı üretim. Daha özeti ise üretimi; insanlardan neredeyse bağımsız, tamamen robotik akıllı fabrikalarda yapmak…

Bu devrimin temel felsefesi ise daha az enerji kullanarak, üretim miktarını ve kalitesini artırmak. Peki, bu ne anlama geliyor?

Tıpkı sanayi devrimi sonrasında olduğu gibi Endüstri 4.0 üretimine geçen ülkeler için yeni enerji kaynakları ve pazar ihtiyacı anlamına geliyor.

Peki, biz ne durumdayız, bu devrimi kaçırdık mı? Galiba kaçırdık!.. Tıpkı Osmanlı gibi iyi bir pazar konumuna geldik. İnşa ettiğimiz köprüler, tüp geçitlerle, duble yollarla, yeni konutlarla, yani betona yaptığımız yatırımlarla 4.0 Devrimi’ni tamamlayan ülkelerin akıllı fabrikalarında üretilen akıllı ürünleri tüketmenin tarif edilmez mutluluğunu yaşıyoruz. Artık akıllı evler, akıllı otomobiller, akıllı telefonlar, akıllı televizyonlar, akıllı buzdolapları, yapay zekalı tıbbi cihazlar, mobilyalar ve daha nice akıllı araç-gereç veya eşya hayatımızın vazgeçilmezi arasına çoktan girdi bile.

Nihayetinde bugün internetle birbirine entegre edilmiş bu siber fiziksel çarkta; hem soyuluyoruz, hem de kendi paramızla 4.0 Devrimi’ne imza atanların “biri bizi gözetliyor evine” dönüştürdüğü dünyada kontrol altında yaşıyoruz. Yani devletlerin istihbarat elde etmek için kullandıkları teknikleri kendi paramızla satın alıyor, evimizin baş köşesine veya cebimize koyuyoruz.

Örneğin internete bağlı bir telefonunuz varsa; bu telefonu üreten ülkenin güvenlik birimleri, nerede olduğunuzu, kimlerle oturduğunuzu, orada yaptığınız konuşmaların kayıtlarını, hatta görüntülerini bile temin edebiliyor. Tam da yeri gelmişken burada CIA’in akıllı telefon ve televizyonlar sayesinde nasıl bilgi topladığını da hatırlamakta yarar var.Var ama bu durum, kendi yazılım ve güvenlik sistemlerini ucuz siyasi çekişmeler yüzünden bir türlü geliştiremeyen Türkiye’nin içler acısı halini anlatmaya yetmiyor mu?

Ne acıdır ki bugün 80 milyonluk ülkede farkında bile değiliz ama her Türk yurttaşı bir nevi elektronik kelepçe ile yaşıyor.

***

Evet, görünen o ki 4.0 Devrimi’nde de tren kaçtı gibi duruyor? Bu saatten sonra nasıl yapılabilir, tren hangi istasyonda yakalanabilir bilmiyorum ama anlaşılan o ki Batı dünyası, enerji ve pazar için yeni ve büyük bir çekişmenin içine girmiş durumda.

Bu çekişme ekonomik verilere bile yansımış durumda. Örneğin Avrupa’da bugün dış ticaret fazlası veren iki ülke var:

Almanya ve Hollanda…

Avrupa ülkelerini tamamen açık pazarı haline dönüştüren ve Yunanistan örneğinde olduğu gibi krizdeki AB ülkelerine sağladığı ekonomik destekle bir anlamda kendi üretimini sübvanse eden Almanya, zaten dış ticaret fazlası veren ülkeler arasında dünya şampiyonu. Almanya’yı Çin izliyor. Dış ticaret fazlası veren ülkeler arasında Güney Kore’nin yanı sıra Batı dünyasının ambargo uyguladığı Rusya ile Sudi Arabistan da var ama bu iki ülkeyi diğerlerinden ayrı tutmak gerekiyor. Çünkü Rusya’nın en önemli ihracat kalemi petrol ve doğal gaz…

Kaldı ki dış ticaret fazlası veren İsrail doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınacak olması, önümüzdeki yıllarda Rus enerji pazarına büyük bir darbe indirecek gibi duruyor. Suudi Arabistan’ın ise tek ihracat kalemi petrol ve elbet bir gün petrol bitecek. Hepsinden önemlisi 4.0 Devrimi’nde karbon türevli yakıtların önemi kalmayacak. Hemen bir örnek vermek gerekirse; Avrupa’da 5 ülke, 2020 yılından itibaren karbon yakıtlı otomobillerin satışına yasaklama getirme kararı aldı.

Peki İngiltere, Fransa, ABD ve Türkiye için durum ne? Önce ABD’den başlayalım. 2016 yılı verilerine göre dünyanın en büyük ekonomisi ABD’nin dış ticaret açığı 800 milyar dolar seviyesinde. Üstelik ABD ile dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin arasında karşılıklı bir bağımlılık söz konusu. Son çeyrek asırda çok çalışıp üreten Çin, ABD pazarında etkili bir konuma geldi, hatta Amerikan devlet tahvili bile satın aldı. Yani ABD şu an tüketen bir ülke kimliğinde…

Fransa ve İngiltere ise ciddi miktarlarda dış ticaret açığı veren ülkeler listesinde. Türkiye’yi ise anlatmaya gerek yok. 2023 hedeflerinin gerisinde kalan Türkiye’nin uzun yıllardır dış ticaret açığını kapatmak için verdiği mücadeleyi hepimiz biliyoruz. Hatta son dönemde yerli otomobil, ileri teknoloji yatırımlarına yönelik girişimler ve savunma sanayine yönelik hamleleri bu kapsamda değerlendirmek gerekiyor. 

***

Şüphesiz bu tablo, Avrupa’da sömürü üzerine kurulan bildik ekonomik sistemi temellerinden sarstı ve durum ırkçı partilerin güçlenmesine neden oldu. En önemlisi Avrupa Birliği çatırdamaya başladı. İngiltere’nin ayrıldığı birlikten, başka ülkeler de kopma niyetinde…

Yine ABD’de, ekonomik çöküntünün de tetiklediği siyah-beyaz kavgaları eşliğinde bir iş adamı ki bana göre ırkçı bir akımın temsilcisisüper gücün yönetimini teslim almış oldu.

Anlaşılacağı üzere 4.0 Devrimi’ni yaşadığımız şu dönemde üretenler ve tüketenler gibi iki doğal hat oluştu. Haliyle bu devrimin standartlarında üretim gücü ve teknolojisine sahip olmalarına rağmen hâlâ tüketici pozisyonunda olanlarla, devrimin bütün nimetlerinden faydalananlar arasında bir çekişme yaşanmaya başlandı. Öyle ki bu çekişmenin boyutu ABD’nin Avrupalı firmalara, Avrupa’nın da ABD’li ve desteklisi firmalara kestiği yüklü miktarlardaki cezalarla kendisini gösterdi. Tüm bu veriler de bize gösteriyor ki Endüstri 4.0 Devrimi, ister istemez üçüncü bir dünya savaşını tetikleyecek.

Yani savaş kaçınılmaz!

Peki, biz bu savaşın neresinde olmalıyız? Ya da savunmada kalıp ülkeyi savaşa sokmama hesabı yapması gereken İttihat ve Terakki yöneticileri gibi böyle bir kıyamet senaryosunda yer almak zorunda mıyız?

Bu soruya en sağlıklı cevabı mutlak suretle devleti yönetenler verecektir ama anlaşılan o ki enerji koridoru ve sahip olduğu su ve yeraltı kaynaklarıyla, genç nüfusuyla ve de bütün pazarların kavşağındaki stratejik konumuyla Türkiye’nin bu tehlikeli gidişattan etkilenmemesi mümkün değil.

Zaten Türkiye’nin 15 Temmuz’da yaşadığı alçak darbe girişiminin yanı sıra Irak ve Suriye’deki iç savaş, ister istemez bizi de bir pozisyon almaya mecbur kıldı. Belki ayrı bir yazı konusu yapabileceğimiz “Kıyamet Mühendisliği”ne soyunan Neoconların da girişimleriyle bölgeye sokulan IŞİD ve aynı coğrafyada besleyip büyüttükleri diğer kanlı terör örgütlerinin yanı sıra Orta Doğu’da İran ve Sudi Arabistan ekseninde oluşan Sünni-Şii gerilimiyle amaçlananın ne olduğunu anlatmaya bile gerek yok. Kaldı ki bölgedeki bu durum bile, olayları yakından takip edenlere “3. Dünya Savaşı” başladı yorumunu yaptırıyor.

***

Biz dönelim tekrar Türkiye’ye!

Hatırlar mısınız, Endüstri 4.0 Devrimi’nin Almanya’da deklare edildiği tarihten 1 yıl sonra 2012’de, Türkiye’yi Arjantin ile mukayese eden ABD’li ünlü darbe finansörü spekülatör George Soros şunları söylemişti:

“Türkiye’nin Arjantin’den tek farkı stratejik pozisyonudur. Bu stratejik pozisyonuna bağlı olarak, Türkiye’nin en iyi ihracat ürünü de ordudur.”

Evet, cari açık verse de ekonomisi kötü gitse de Türkiye’nin güçlü bir ordusu ve bu orduya güvenen bir halkı vardı.

Özetle Soros şunu demek istiyordu:

Bölgedeki 23 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi ve yeni devletçikler kurulmasını öngören ve de ABD Başkanı Bush döneminde startı verilen ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin önündeki en büyük engel Türk ordusudur…

Yani 4.0 Devrimi’ne imza atanların, Orta Doğu ve Asya pazarında istedikleri gibi at oynatabilmelerinin önündeki en büyük engel Türkiye ve onun güçlü ordusuydu…

Çok acı ki o tarihlerde BOP’un eş başkanlığıyla övünmenin ne kadar büyük bir hata olduğunu bugün daha iyi anladık. Çünkü Ergenekon, Balyoz ve diğer tertiplerle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne verilen zarar ve sonrasında komuta kademelerine gelenlerin kimliği ve neden oldukları 15 Temmuz darbe girişimi maalesef ordumuza ikinci bir darbe daha indirdi.

***

Sizin anlayacağınız; bu senaryonun yazarları, 15 Temmuz’daki kanlı darbe girişimi öncesinde “Orta Doğu’yu Batı’ya tek başına yar etmeme konusunda” kararlı olan Rusya ile bizi Suriye’de bir uçak düşürme hadisesiyle karşı karşıya getirmek istemişti.

Yine 15 Temmuz sonrasında, bize 1. Dünya Savaşı’nın çıkış nedenini hatırlatan Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük Ferdinand’ın Saraybosna’da öldürülmesi gibi Rus Büyükelçi’ye yönelik suikasttan tutun da Sünni-Şii geriliminin ortasına atılmaya varana kadar birçok hadise yaşadık.

“Savaş olmadı iç savaş çıkartmak” için çok yoğun mesai harcandı bu topraklarda ama bugün Fırat Kalkanı Operasyonu ile Batı bir kez daha anladı ki Türk Ordusu hâlâ dimdik ayakta. “Nicelik değil, nitelik önemli” dedirten Türk Silahlı Kuvvetleri, Güneydoğu’daki hendekleri de El Bab’daki tezgahları da Batı’nın başına yıktı.

Yine 15 Temmuz’dan sonra istihbarat ve terör kadrolarının neredeyse tamamı tasfiye edilen Türk Emniyeti ve Türk Jandarması’nın da terör kokteyline pabuç bırakmayacağını herkes gördü. Allah’a şükür bugün ordumuz da güçlü, polisimiz de jandarmamız da…

Ve hepsinden önemlisi, güvenlik güçlerinin arkasında duran inançlı ve karakter sahibi bir millet var bu ülkede.

***

Şimdi sizden ricam;

İçerde zaman zaman dillendirilen Osmanlıcılık, bugünkü sınırlara sıkıştırılma, dar gelen elbise, Sevr, Lozan, Kıbrıs ve Ege tartışmalarını yukarıda anlattıklarım ekseninde değerlendirin.

Yine Almanya, Hollanda, ABD, İngiltere, Rusya ve İran’la yaşadıklarımızı bu çerçeveye oturtmaya çalışın.

Bilhassa dış ticaret fazlası veren Avrupa’nın iki ülkesi Almanya ve Hollanda ile yaşadığımız gerilimi de bu çerçevede değerlendirin.

FETÖ’nün hamisi kesilenlere bu gözle bakın…

Yine 1. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı’da yeniden Kanun-i Esasi’nin yani II. Meşrutiyet’in ilanıyla ilgili süreci bize anımsatan 16 Nisan’daki referandum için yürütülen Evet/Hayır propagandasının, daha doğrusu kullanılan dilin ve sandıktan çıkacak sonucun bizi, birbirimize düşürmesine asla izin vermeyelim.

Çünkü devletimiz, cumhuriyetimiz, milletimiz gerçekten büyük bir tehlike ile karşı karşıya.

Ve ne olursa olsun, birileri ısrarla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bir blokta yer almaya zorlarken, bizbiz olalım, 1. Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi kendi elimizle bir tercih mecburiyeti oluşturmayalım.

Hâlâ her şeyin üstesinden gelecek güce ve kabiliyete sahipken, ne ABD-İngiltere, ne Almanya, ne de Rusya’nın kayığına binmek zorundayız!..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir