Sapkınlığa Müslüman ateşi!

Şöyle diyordu devlet büyüğümüz katıldığı toplantıda:

“Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, terör örgütleri üzerinden dizayn edilmek isteniyor…Yüzyıl önce Arapça konuşan, faaliyet gösterdiği yerin insanları gibi giyinen Lawrence vardı. Bugün de cübbeli, sakallı, hoca ve alim kılıklı modern Lawrenceler aynı şeyi yapıyor.”

Ümmet ve millet anlayışı arasında gelgitler yaşayan mevcut siyasal iktidardan belki de son yıllarda yükselen en önemli vurguydu bu…

Elbette ki bu cümleyi kurarken, bilerek veya bilmeyerek çağımızın Lawrenceler’ini sırf iktidar hırsı uğruna beslemek ne kadar doğru veya ‘bir musibet yetmedi mi’ gibi konulara da devletimizin bekası için artık en net, en samimi cevabı vermenin zamanı geldi de geçiyor bile. Kısacası söze değil eyleme, biriyle değil hepsiyle amansız bir mücadeleye ihtiyaç olduğu gerçeği bütün çıplaklığıyla karşımızda duruyor.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın “cübbeli, sakallı, hoca ve alim kılıklı” tipler olarak bahsettiği ve onlara bağlı olanlar, dün yaşadıklarımızın etkisinden yırtmak için bugün kendilerini cumhuriyetin savcısı, askeri, polisi, memuru, öğretmeni, mühendisi olarak değil, şu an veya şimdilik sorun teşkil etmeyen yapıların mensubiyetiyle örtüyor!

Ama konumuz bu örtünme hali değil…Ne de olsa “karamanın koyunu sonra çıkar oyunu” misali, başka 15 Temmuzlarda anlarız bu yapıların da gerçek yüzünü. Madem bugün Türkiye’nin iktidarı ‘Siyasal İslam’la ilişkilendiriliyor, biz de meseleye bu pencereden bakarak meramımızı anlatalım o zaman.İslami gerçeklerle durumu izah etmeye çalışalım.Önce şunu soralım;Yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük devrimcilerinden Hz. Muhammed döneminde tarikat, cemaat ve mezhepler var mıydı? Bölünme veya parça parça halde yaşamaya Yüce Yaradan kitabında ne emrediyor?Elbette ki peygamber döneminde tarikat, mezhep ve cemaat diye bir şey yoktu. Parça parça yaşanma haliyle ilgili de bakın Yüce Yaradan, Kur’an’da Enam Suresi 159. Ayet’te ne buyuruyor:

“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.”

Var mı bu emrin üzerine söyleyebileceğimiz veya söyleyebileceğiniz bir şey!O zaman ikinci bir soruyla devam edelim…

İslam’da aklı kullanmak, okumak ve nereden sorguya çekileceğimize dair durumumuz ne?Allah, Kur’an’da birçok ayette aklı kullanmayı emrederken, Yaradan’ın ilk emrinin de ‘Oku’, yani ‘İdrak et, bilimle ilgilen, sorgula’ üzere olduğunu kim inkâr edebilir ki?

Üstelik hesap günü geldiğinde Allah bizi Kur’an’dan sorgulayacak, cübbeli, sakallı, hoca ve alim kılıklı modern Lawrenceler’ın yazdığı kitaplardan değil!

Bakın bu konuda Rabbimiz Kur’an’da Zuhruf Suresi 44. Ayet’te ne buyuruyor:

“Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.”

Yani Allah bizi Lawrenceler’in yazdığı kitaplardan değil, “Okudun mu?” diyerek Kur’an’dan sorgulayacağını açık şekilde belirtiyor.

Peki, bu emrin üzerine söyleyebileceğimiz bir şey var mı?Elbette ki yok!O zaman şöyle bir cümle kurmak yanlış olmaz:

Bugün dert yandığımız, düşman ilan ettiğimiz emperyalistlerin “böl, parçala yönet ve sömür” politikaları asırlardır, koca bir İslam coğrafyasında dinlerini parça parça eden gruplar üzerinden ruhumuz bile duymadan uygulanıyor.Zaten o yüzdendir ki cübbeli, sakallı, hoca ve alim kılıklı modern Lawrenceler’e, ne zaman Allah’ın kitabından bahsetseniz, yüzlerini ekşiterek “Bırakın siz o kitabı, herkes anlayamaz onu. Siz bizim dediklerimize bakın” cevabını alıyoruz.Hatta “Ama Allah’ın ilk emri oku, nasıl olur?” diye karşılık verecek olursanız, bu kez “Siz Kur’anı anlayamazsınız, bırakın aklı, sorgulamayın, düşünmeyin biz ne diyorsak onu yapın” gibi saçma sapan bir başka yanıt alırsınız…

Hadi yeri gelmişken modern Lawrenceler’in durumunu anlatmaya yetecek bir hadisle bağlayalım bu bahsi:“Ahmak (akılsız) bir abid, cehaleti sebebiyle günahkârların içine düştüğü günahlardan daha büyüğüne düşebilir.”  

Değerli okur!

Şu yazdıklarım bile bu âleme mezhepçi, tarikatçı gözlükle bakmamamız gerektiğini anlatmaya yetiyor. Bırakın kişiyi, Müslüman devletlerin bile böylesine önemli bir konuya-Şii/Sünni ayrımında olduğu gibi- çarpık bir bakış getirmesi özellikle bu coğrafyada kan ve ceset dolu bir bataklığa yuvarlanmamız için yeterli.

Dolayısıyla modern Lawrenceler’in ve onları izleyenlerin bugün neden olduğu birçok sorun var. Tamamını kaleme almaya kalkarsak, bu sütunlar bize yetmez. Ancak burada tek başına da olsa “mehdiyet/mesihiyet müessesesi” sorununu mutlaka ele almamız gerekiyor. Çünkü 15 Temmuz kalkışmasına tek başına neden olan bir modern Lawrence’i ve onun destekçilerini belki daha iyi anlayabiliriz.

Peki nedir bu cübbeli, sakallı, hoca ve alim kılıklı modern Lawrenceler’in en büyük silahı olan mehdiyet/mesihiyet müessesesi?Hemen ifade edeyim İslam’da böyle bir müessese yok! Yahudilik ve Hristiyanlık kaynaklı ve kısmen Şia inancından bize ithal edilen bir anlayış. Senaryonun özeti şu:

Yahudilere göre “Mesih” yani beklenen peygamber gelecek. Süleyman mabedi yeniden inşa edilip büyük ‘İsrail Krallığı’ kurulacak ve dinsizlerle yapılacak büyük savaşın ardından Yahudi toplumu için 1000 yıllık huzur ve mutluluk dönemi başlayacak.

Hristiyanlara göre de Hz. İsa yeniden yeryüzüne inecek ve başında Deccal’in olacağı dinsizler ordusuyla yapılacak büyük bir savaşın zaferle sonuçlanmasının ardından dünya 1000 yıllık bir huzur ve mutluluk süreci yaşayacak.

Sonra kıyamet kopacak.

Yahudilerin ‘Mesih’ten kastı Hz. İsa olmasa da her iki dini anlayışa göre Armageddon ismi verilen yerde büyük bir savaş beklentisi var.Bu büyük savaş beklentisinin Hristiyanlara göre Eski Antlaşma ve Yeni Antlaşma’yı kapsayan ve bugünkü inancın temelini oluşturan Kitabı Mukaddes’in Yuhanna tarafından Roma döneminde yazılan Vahiy 16 ve 16/1’e dayanıyor:

“Üç kötü ruh, kralları İbranice Armageddon denilen yere topladılar.”

“Sonra tapınaktan yükselen gür bir sesin yedi meleğe, ‘Gidin, Tanrı’nın öfkesiyle dolu yedi tası yeryüzüne boşaltın!’ dediğini işittim…”

Hemen belirteyim “Armageddon” denilen yer, bugünkü İsrail sınırlarında bulunan ve yüksekliği 30 metre olan Megido Dağı’ndaki eski bir kentin adı.

Devam edecek olursak Yahudilerdeki büyük savaş beklentisi ise Tevrat-Hezekiel 38-39’da geçen “Magog ülkesinin önderi Gog’un İsrail halkına saldırısıdır” şeklindeki bölüme bağlanıyor. Malum zaten Tevrat’ta birçok savaştan bahsediliyor ve Yahudi inancına göre kıyametin yaklaştığı sırada İsrail hakimiyeti bütün dünyayı kapsayacak, diğer kavimlerin bütün zenginlikleri ellerine geçecek. Zaten Tevrat’ın birinci kitabı Tekvin 15/18’den hareketle “Allah’ın Mısır ırmağından yani Nil’den Fırat’a kadar olan bölgeyi onların zürriyetine verdiğini” iddia ederler.

Üstelik bir Yahudi açısından bu vaat edilmiş toprak konusu iman şartıdır, aksi takdirde Musevi bir kişi Tevrat’ı dolayısıyla dinini reddetmiş sayılıyor. İşin bir de bugün dünyanın başına bela kesilen ve genel olarak liberal Protestanların ve Baptistlerin dışında kalan tüm Protestanları yani Evangelistlerle ilgili yanı bulunuyor. Evangelistlerin bilinen sıfatıyla Neoconlar ise meseleye şöyle bakıyor:

“Hz. İsa tekrar geldiğinde ilk olarak Süleyman Tapınağı’na beyaz atıyla girecek, bu yüzden de tapınağın mutlaka yeniden inşa edilmesi gerek. O zaman bugün Süleyman Tapınağı’nın üzerinde bulunan Mescid-i Aksa’nın yıkılması şart. İsa’nın gelmesi ve tapınağın yeniden inşası için bu savaş bir an önce çıkmalı. Dolayısıyla İsrail’le sıkı bir ilişkimiz olmalı…”

Sizin anlayacağınız Deccal’i Müslümanlar olarak yorumlayan Neoconlar, İslam coğrafyasında bir kıyamet mühendisliği icra ediyorlar. Ancak biz bugün hala bu coğrafyada patlayan bombaların, akan kanın, terörün bu kıyamet mühendisliğinin bir eseri olduğunu göremeyecek kadar körüz…Cübbeli, sakallı, hoca ve alim kılıklı modern Lawrenceler’in asıl derdinin ne olduğunu bilemeyecek kadar cahiliz…

Cahiliz çünkü Kur’an’ın hiçbir yerinde Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne geleceğine dair tek bir ayet yok. Yine Kur’an, ne Mehdi’den ne de Deccal’den bahsediyor.

“Var, sen bilemiyorsun” diyenlere Kur’an’ın apaçık bir kitap olduğunu hatırlatmakla birlikte şunları söylemek isterim:

Birincisi Allah’ın katında tek din İslam. Biz bütün peygamberlere iman ediyoruz ve Allah’ın yeryüzündeki son elçisi Hz. Muhammed’dir. Gizliyi ve geleceği sadece Allah bilir ve kıyametin ne zaman kopacağının bilgisi de sadece Allah’tadır. Bir peygamber olan Hz. İsa’yı, Hz. Muhammed’in ümmetinden biri olarak getirmeye kalkarsan, ebet müddet bir meslek olan peygamberlikte tenzili rütbe yapmış olursun.

İkincisi; Hz. İsa da bir Müslümandı ve Hz. Muhammed görevini yapamadı da mı böyle bir indirme konusunu gündeme taşıyorsun?Allah’ın kitabında apaçık “O’nu biz vefat ettirdik” denilen Hz. İsa için “yeniden gelecek” diyerek kimlerin ekmeğine yağ sürüyorsun?

İnanın şu an Türkiye’de “İsa gelecek” diyen cübbeli, sakallı, hoca ve alim kılıklı modern Lawrenceler’in tamamı kendisini Mehdi ilan etmiş durumda. Hepsi İsa’yı bekliyor ve bu pozisyonlarını desteklemek için asırlar öncesinden Hristiyanlık ve Yahudilik’ten Müslümanlığa bulaştırılan hastalığı daha yaygın hale getirmek için Allah’ın ayetleri yerine uydurma rivayetlerle propaganda yapmaya, alan hakimiyetlerini genişletmeye devam ediyorlar…

Kimse bu coğrafyada yaşanan sıkıntının temelinin dünden bugüne hep bir “kurtarıcı” beklemekten kaynaklandığını göremiyor. Peki, bu durum nedir?Kıyamet mühendislerinin yaktığı ateşe, Müslüman benzini dökmek!Bakalım ülke olarak, millet olarak bu ateşi söndürmeyi nasıl akıl edeceğiz?

Bu yazının dip notu:Türkiye’de aydın kesim nedense tartışmayı tek başına “Siyasal İslam” üzerinden yürütüyor. Nedense kimse “Siyasal Hristiyanlık” ve “Siyasal Yahudilik” konusunu gündeme getirmiyor!..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir