Şeriat istiyorum!

Kanlı darbe girişimi, terör örgütleriyle mücadele, Orta Doğu’daki gelişmeler, ekonomideki kan kaybı, AP’nin üyelik müzakerelerinin askıya alınması yönündeki tavsiye kararı, “Başkanlık Sistemi” ve Anayasa değişikliği çalışmaları…

İşte Türkiye’nin gündemi…

Böylesine bir gündemle boğuşurken, hep birlikte “İkinci Kurtuluş Savaşı”ndan bahsediyoruz.

Çünkü koca bir devleti, “bir ajanın” kadrolarına teslim etmenin yanı sıra yine bu kadroların içini doldurduğu veya reform olarak sunduğu politikaların gerçekte amacının ne olduğunu yeni yeni öğrenmeye başladık…

***

Uyuduk veya kandırıldık” ne derseniz deyin, sonuçta bugün ihtiyacımız olan iki önemli başlık var…

Birincisi, samimi bir mücadele azmi

İkincisi, “Biz bu hale nasıl geldik, nerede hata yaptık?” sorusuna net cevaplar verip, bir daha asla aynı hataya düşmemek…

Her iki başlıkta da “Partim çökmesin, ilk seçimden daha güçlü çıksın”, “aman şu veya bu kişiler zarar görmesin” şeklindeki “örtülü” mücadele aşkı(!) ya da hakikatleri gizleme çabası, bir bataklığa dönüşen coğrafyamızda koca bir devleti tarihe gömer…

Allah muhafaza sonra o bataklığın dibinde, devletin iskeleti bile kalmaz…

Dolayısıyla; bırakın partilerin kapısına kilit vurulsun, bırakın kişiler zarar görsün ama “Ebed müddet Türk devleti” ülküsünden milim şaşılmasın…

***

Peki, “Ebed müddet Türk devleti” ülkümüz ile bugünkü fotoğraf karemiz ne kadar örtüşüyor?

Bakıyorum; son aylarda her kesimden “milli kimlik, milli ekonomi ve milli devlet” üzerine birbirinden anlamlı sesler yükseliyor…

Tıpkı; barkodu 869 olan yerli mallarının kullanımı ve dolarla ticaret başlığında söylenenler gibi. Kabul etmek gerekir ki devlet meselelerinin çözümü “hamaset” ile mümkün değildir. Bugün yapmamız gereken oldukça basit:

Aklı ve bilimi kullanmak…

Öyle ya; düşünmeyen bir ülke varlığını ne kadar koruyabilir. Bütün bunlarla birlikte bir kez daha anladık ki; ABD ve Batı’nın bize yıllardır “reform” diye yutturduklarının hepsi bir ülkenin fabrika ayarlarını ya da genetiğini bozmaya yönelikmiş…

Batı ve işbirlikçilerinin “Ulus Devlet”imize yönelik “demokrasi ve özgürlük” sloganlarıyla gerçekleştirdiği “akın”ların amacı, Yugoslavya’da başarıyla sonuçlandırılan “mikro devletçikler” aşkıymış…

Kaldı ki 15 Temmuz’da yaşadıklarımız Sevr sarhoşluğuna kapılanların aşka gelmiş hali değil miydi?

***

Bu yüzden diyorum ki:

Hazır Anayasa değişikliği de gündemdeyken;

Bana bak Avrupa, bana bak ABD” diyecek kadar emperyalizmin karşısında kararlı bir tutum sergileyebiliyorsak, hadi işe o zaman Haziran 2003’te TBMM’de kabul ettiğimiz ve kamuoyunda “İkiz Yasalar” olarak bilinen “4867 ve 4868 Sayılı Kanunları” ortadan kaldırmakla başlayalım…

“Niye buradan?” sorusuna cevap verebilmek için önce Birleşmiş Milletler tarafından 16 Aralık 1966’da imzaya açılan ve Türkiye Cumhuriyeti adına 15 Ağustos 2000’de New York’ta imzalanan “Medenî ve Siyasî Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme“nin kabulünü öngören “İkiz Yasaların”, daha doğrusu sözleşmenin içeriğini hatırlamakta yarar var.

İşte sözleşmenin 1. Bölümü, 1. Maddesi:

“1.Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler. 2.Bütün halklar, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz. 3.Bu sözleşmeye taraf bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir…”

***

Anayasa Mahkemesi’ne Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle başvuru bile yapılamayacak bu yasalar, yürürlüğe girdiğinde iyi hatırlıyorum şu eleştiriler gündeme getirilmişti:

“Türkiye’nin menfaatlerine uygun değil. Ulus devlete yönelik ciddi bir tehdit… Devletin saygı göstermeyi taahhüt ettiği bu maddelerde ‘ayrılmayı’ da kapsayacak şekilde ‘kendi kaderini tayin hakkı tanınan’ ‘uluslar’ değil, ‘halklar’dır. Böylece, ülke bütünlüğünü tehdit eden eylemler “uluslararası güvenceye” kavuşturulmuş oldu. Sözleşmenin 1. maddesinin 2.bendine göre de Türkiye halklara göre ekonomik parçalara bölünecek… TBMM’nin daha sonra içeriğini değiştirme olanağı da yok… İkiz Yasalarla BM bünyesinde oluşturulacak komisyon ve komiteler, Türkiye’de denetim yapma ve iç işlerimize doğrudan müdahale etme olanağına kavuştu…

***

Gelelim bugüne;

Acaba diyorum!..

Avrupa’nın PKK/PYD aşkının ve teröristlerdeki cesaretin kaynağı bizdeki bu ikiz yasalar olabilir mi? Avrupa bu yüzden mi PKK’yı terör örgütü değil da silahlı mücadele örgütü olarak tanımlıyor, bütün teröristlere kol kanat geriyor?

O yüzden ben şeriat istiyorum…

Öyle hemen şaşkınlıkla “ne şeriatıymış bu?” demeyin…

Benim şeriattan kastım;

“Ebed müddet Türk devleti”nin şeriatı!..

***

Unutmadan;

İşe İkiz Yasalardan başlarsak; Irak ve Suriye sınırımızda kurulmaya çalışılan terör devletinin önünü kesmek için TSK’nın başarıyla yürüttüğü Fırat Kalkanı Harekâtı daha bir anlam kazanmaz mı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir